سورة الذاريات

51. Zariyat suresi

Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillahir rahmanir rahim.

O tozutup savuran (rüzgarlara)

وَالذَّارِيَاتِ ذَرْواًۙ

Vez zariyati zerven.

Yağmur yüklenen bulutlara,

فَالْحَامِلَاتِ وِقْراًۙ

Fel hamilati vıkren.

Kolayca akıp giden (yıldızlar, bulutlar vb.) şeylere,

فَالْجَارِيَاتِ يُسْراًۙ

Fel cariyati yusren.

Emirleri, rızıkları, yağmurları vb. şeyleri taksim eden meleklere yemin ederim ki:

فَالْمُقَسِّمَاتِ اَمْراًۙ

Fel mukassimati, emren.

Size vad olunan diriliş elbette gerçektir.

اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌۙ

İnnema tuadune le sadikun.

İşlerin karşılığı da mutlaka alınacaktır.

وَاِنَّ الدّ۪ينَ لَوَاقِـعٌۜ

Ve inned dine le vakıu.

(7-8) Yollarla, yörüngelerle dolu gök hakkı için! Siz tam bir çelişki içindesiniz.

وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْحُبُكِۙ

Ves semai zatil hubuki.

(7-8) Yollarla, yörüngelerle dolu gök hakkı için! Siz tam bir çelişki içindesiniz.

اِنَّكُمْ لَف۪ي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍۙ

İnnekum le fi kavlin muhtelifin.

Oysa bu davetten, ancak aklı çarpılmış olan kimse çevrilip vazgeçirilir.

يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَۜ

Yu'feku anhu men ufik.

(10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.

قُتِلَ الْخَرَّاصُونَۙ

Kutilel harrasune.

(10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.

اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ سَاهُونَۙ

Ellezine hum fi gamretin sahune.

(10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.

يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدّ۪ينِۜ

Yes'elune eyyane yevmud din.

O gün, onların ateşin üzerinde kıvrandırılacakları gündür!

يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ

Yevme hum alen nari yuftenune.

Onlara: "Tadın bakalım fitnenizi, tadın dünyada kaynattığınız fitne ateşinin neticesini! İşte gelmesini dört gözle beklediğiniz azap!" denilir.

ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ

Zuku fitnetekum, hazellezi kuntum bihi testa'cilun.

Ama müttakiler bahçelerde, pınar başlarındadırlar.

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ

İnnel muttekine fi cennatin ve uyunin.

Rab'lerinin kendilerine verdiği mükafatları almaktadırlar. Çünkü onlar, daha önce dünyada iyi davranan kimselerdi.

اٰخِذ۪ينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِن۪ينَۜ

Ahizine ma atahum rabbuhum, innehum kanu kable zalike muhsinin.

Geceleri az uyurlardı.

كَانُوا قَل۪يلاً مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ

Kanu kalilen minel leyli ma yehceun.

Seher vakitleri istiğfar ederlerdi.

وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

Ve bil esharihum yestağfirune.

Mallarında isteyenlerin ve yoksulların hakkını ayırırlardı.

وَف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ

Ve fi emvalihim hakkun lis saili vel mahrumi.

(20-22) Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hala görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vad olunan cennet vardır.

وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ

Ve fil ardı ayatun lil mukınine.

(20-22) Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hala görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vad olunan cennet vardır.

وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ

Ve fi enfusikum, e fe la tubsirun.

(20-22) Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hala görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vad olunan cennet vardır.

وَفِي السَّمَٓاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ

Ve fis semai rızkukum ve ma tuadun.

Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki bu vaad, tıpkı sizin konuşmanızın sabit olduğu gibi bir gerçektir.

فَوَرَبِّ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَٓا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ۟

Fe ve rabbis semai vel ardı innehu le hakkun misle ma ennekum tentıkun.

Sahi! İbrahimin şerefli misafirlerinin gelişlerinden haberin oldu mu?

هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ الْمُكْرَم۪ينَۢ

Hel etake hadisu dayfi ibrahimel mukremin.

Onlar yanına varınca: "Selam!" dediler. O da: "Size de Selam!" diye cevap verdi, ama içinden: "Bunlar tanımadığım kimseler, hayırdır inşaallah!" dedi.

اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ

İz dehalu aleyhi fe kalu selama, kale selam, kavmun munkerun.

(26-27) Onlara yemek getirmek için gizlice ailesinin yanına geçti ve semiz bir dana kebabı getirdi. Önlerine koyup "buyurmaz mısınız?" diye ikram etti.

فَرَاغَ اِلٰٓى اَهْلِه۪ فَجَٓاءَ بِعِجْلٍ سَم۪ينٍۙ

Fe raga ila ehlihi fe cae bi iclin seminin.

(26-27) Onlara yemek getirmek için gizlice ailesinin yanına geçti ve semiz bir dana kebabı getirdi. Önlerine koyup "buyurmaz mısınız?" diye ikram etti.

فَقَرَّبَهُٓ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۘ

Fe karrebehu ileyhim kale e la te'kulun.

O sırada onlardan yana içine bir korku düştü. "Korkma!" dediler ve ona büyüdüğünde alim olacak bir çocuklarının dünyaya geleceğini müjdelediler.

فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْۜ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ

Fe evcese minhum hifeh, kalu la tehaf, ve beşşeruhu bi gulamin alim.

Evin öbür köşesinden bunu duyan eşi, elini yüzüne vurarak: "Vay başıma gelene! Ben kısır bir kocakarı iken mi doğuracağım!" diye çığlık attı.

فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ

Fe akbeletimreetuhu fi sarretin fe sakket vecheha ve kalet acuzun akimun.

Onlar, hanımına: "Evet, Rabbin böyle buyurdu, dediler. O, tam hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi hakkıyla bilir."

قَالُوا كَذٰلِكِۙ قَالَ رَبُّكِۜ اِنَّهُ هُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ

Kalu kezaliki kale rabbuk, innehu huvel hakimul alimu.

İbrahim: "Peki sizin gelişinizin asıl sebebini öğrenebilir miyim ey değerli elçiler?" dedi.

قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ

Kale fe ma hatbukum eyyuhel murselun.

(32-34) "Biz" dediler, "Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik."

قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ

Kalu inna ursilna ila kavmin mucrimine.

(32-34) "Biz" dediler, "Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik."

لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ ط۪ينٍۙ

Li nursile aleyhim hıcareten min tinin.

(32-34) "Biz" dediler, "Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik."

مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِف۪ينَ

Musevvemeten inde rabbike lil musrifin.

Derken, oradaki müminleri şehirden çıkarma emrini verdik.

فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ ف۪يهَا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ

Fe ahrecna men kane fiha minel mu'minin.

Ama orada, bir hane dışında, Biz'e itaat eden aile bulamadık.

فَمَا وَجَدْنَا ف۪يهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَۚ

Fe ma vecedna fiha gayre beytin minel muslimin.

Ve öyle acı bir azaptan korkanlar için, orada bir alamet bıraktık.

وَتَرَكْنَا ف۪يهَٓا اٰيَةً لِلَّذ۪ينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۜ

Ve terekna fiha ayeten lillezine yahafunel azabel elim.

Musa'nın olayında da alınacak dersler vardır. Onu aşikar bir delille (mucize ile) Firavun'a göndermiştik.

وَف۪ي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ

Ve fi musa iz erselnahu ila fir'avne bi sultanin mubinin.

O var gücüyle ve bütün ordusuyla sırtını çevirdi ve "Musa, ya bir büyücü, ya da bir delidir!" dedi.

فَتَوَلّٰى بِرُكْنِه۪ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ

Fe tevella bi ruknihi ve kale sahırun ev mecnunun.

Biz de hem onu, hem ordularını yakalayıp denizin dibine geçiriverdik. Boğulurken, pişmanlıkla kendi kendini kınıyordu.

فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُل۪يمٌۜ

Fe ehaznahu ve cunudehu fe nebeznahum fil yemmi ve huve mulim.

Ad halkında da alınacak dersler vardır. Onlara da ortalığı kasıp kavuran köklerini kurutan bir kasırga gönderdik.

وَف۪ي عَادٍ اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرّ۪يحَ الْعَق۪يمَۚ

Ve fi adin iz erselna aleyhimur rihal akim.

Bu rüzgar, uğradığı her şeyi derhal kül gibi savuruyordu.

مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّم۪يمِۜ

Ma tezeru min şey'in etet aleyhi illa cealethu ker remim.

Semud ahalisinde de böyle alınacak ibretler vardır. Onlara da "Bir süre hayattan zevk alın bakalım!" denilmişti.

وَف۪ي ثَمُودَ اِذْ ق۪يلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى ح۪ينٍ

Ve fi semude iz kile lehum temetteu hatta hinin.

Onlar Rab'lerinin emrinden uzaklaşıp azıtınca kendileri baka baka, o müthiş yıldırım onları çarpıverdi.

فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ

Fe atev an emri rabbihim fe ehazethumus saikatu ve hum yanzurun.

Oldukları yerde çöke kaldılar, ne doğrulabildiler, ne de yardım gördüler.

فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِر۪ينَۙ

Fe mestetau min kıyamin ve ma kanu muntesirine.

Daha önceleri de Nuh'un halkını helak etmiştik. Çünkü onlar da din yolundan çıkmış kimselerdi.

وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ۟

Ve kavme nuhın min kabl, inne hum kanu kavmen fasıkin.

Göğü Biz çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genişleten Biziz. Çünkü Biz geniş kudret ve hakimiyet sahibiyiz.

وَالسَّمَٓاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ

Ves semae beneynaha bi eydin ve inna le musiun.

Yeryüzünü de Biz döşedik, bakınız Biz ne de güzel döşedik!

وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ

Vel arda fereşnaha fe ni'mel mahidun.

Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız.

وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Ve min kulli şey'in halakna zevceyni leallekum tezekkerun.

"O halde, Allah'a kaçın, çabuk Allah'ın himayesine koşun. Zira ben O'nun tarafından, sizi uyarmak için gönderilen aşikar bir elçiyim."

فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ

Fe firru ilallah, inni lekum minhu nezirun mubin.

Sakın Allah'ın yanı sıra başka mabud icad etmeyin. İşte ben O'nun tarafından, sizi uyarmak için gönderilen aydınlatıcı bir elçiyim.

وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ

Ve la tec'alu meallahi ilahen ahar, inni lekum minhu nezirun mubin.

İşte böyle... Senin hemşehrilerinden önceki ümmetlere ne zaman bir elçi geldiyse mutlaka ona muhatapları büyücü veya deli dediler.

كَذٰلِكَ مَٓا اَتَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ

Kezalike ma etellezine min kablihim min resulin illa kalu sahırun ev mecnun.

Birbirlerine tavsiye mi ettiler, aralarında anlaştılar mı ki hep aynı şeyleri söylediler? Hayır, böyle bir tavsiye yok ama, onlar azgınlıkta müşterekler. İşte ondan, böyle söylerler.

اَتَوَاصَوْا بِه۪ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ

E tevasav bih, bel hum kavmun tagun.

Sen de onlardan yüz çevir, yeterince onlara hakkı anlatmaya çalıştığından artık bundan ötürü seni kimse ayıplayamaz.

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَٓا اَنْتَ بِمَلُومٍۘ

Fe tevelle anhum fe ma ente bi melum.

Bununla beraber yine de hatırlatıp öğüt ver! Zira gerçeği hatırlatıp nasihatte bulunma, inananlara ve inanacaklara fayda verir.

وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ

Ve zekkir fe innez zikra tenfeul mu'minin.

Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Ve ma halaktul cinne vel inse illa li ya'budun.

(57-58) Onlardan nafaka istemiyorum, beni yedirip beslemelerini de istemiyorum. Asıl bütün mahlukların rızıklarını veren, kamil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah Teala'dır.

مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ

Ma uridu minhum min rızkın ve ma uridu en yut'imuni.

(57-58) Onlardan nafaka istemiyorum, beni yedirip beslemelerini de istemiyorum. Asıl bütün mahlukların rızıklarını veren, kamil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah Teala'dır.

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُوالْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ

İnnallahe huver rezzaku zul kuvvetil metin.

Muhakkak ki şimdiki zalimlerin de, daha önceki meslekdaşlarının payı gibi, bir azap payı vardır. Acele etmelerine hiç gerek yok, nasılsa ona kavuşacaklar!

فَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذَنُوباً مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ

Fe inne lillezine zalemu zenuben misle zenubi ashabihim fe la yesta'ciluni.

Ama tehdit olundukları o gün de gelince, çekeceklerinden dolayı vay o kafirlerin haline!

فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ

Fe veylun lillezine keferu min yevmihimullezi yuadun.